9 Aralık 2010 Perşembe

İklim Değişiklikleri Tarih Öncesi Kültürleri Etkiledi mi?

6 Aralık 2010 tarihinde, yani iki gün evvel, PNAS dergisinde bizleri ilgilendirien önemli bir makale yayınlandı. Bu makalenin önemi doğa ile mevcut ilişkimizi sorguluyor: insanoğlunun kültürü ve doğanın değişen iklimleri arasındaki ilişkinin boyutunu sorguluyor. Araştırmacılar küresel ısınmadan bahsetse de bu kış soğuk geçecek ve bu bağlamda tam da  son bin yılın en soğuk kışını yaşamak içimizi soğutur iken, bu makale tarih öncesi toplumların kültürlerinin iklime göre nasıl biçimlendiğininden yola çıkarak günümüz insanlaırnın yani bizlerin buna karşı nasıl bir tavır sergilememiz gerektiği hakkında düşünmemiz için bir pencere açıyor.
Munoz, Gajewski ve Peros, yani makalenin yazarları, Kuvaterner yani yaklaşık olarak son 2.5 milyon yıl ve günümüz arasında kalan dönemde birçok iklimsel değişmenin karasal ekosistemleri etkilediğini ancak bu değişikliklerin prehistorik insanı ve onun kültürünü nasıl etkilediğinin çok net olmadığından yola çıkarak bu araştırmayı planladıklarını ileri sürüyorlar. 

Araştırma için gerekli verileri, paleoekolojik kayıtlardan yola çıkarak arkeolojik radyo-karbon tarihleri (polen ve kömürlerden elde edilenler) oluşturuyor ve bu verilerden yola çıkarak gerçekleştirilen paleoklimatik yeniden yapılandırmalar ile kuzeydoğu Amerika'da kültürel ve demografik değişimlerin, çevresel ve iklimsel değişimler ile aynı zamanda meydana geldiğini gösteriyor. 11.6, 8.2, 5.4 ve 3.0 bin yıllarında orman kompozisyonlarında meydana gelen değişimler yiyyecek kaynaklaırının bolluğunu, dağılımını ve bulunabilirliğini etkilemesi sonucu arkeolojik kayıtlarda buna uygun tekonolojik/kültürel uyumun olduğu ortaya çıkıyor. Ekosistemde meydana gelen bu değişime karşı insan popülasyonları çeşitli cevaplar veriyorlar, fakat mısırın evcilleştirilmesi ve üretilmesi, insan popülasyonunun istikrarlı bir artışa geçmesine neden oluyor.
Çalışma, tarih öncesi insanın içinde yaşadğı ekosistemdeki değişiklikler bağlı olarak yaşadığını ve hayatta kalabilmek için yeni teknolojiler ve üretimlerde bulunduğunu kanıtlıyor.


Michael Balter de bu konuyu kendi blog sayfasına taşıdı ve önemli saptamalarda bulundu. Okumak isterseniz bu linkten ulaşabilrsiniz. İyi okumalar.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Who are the Turkish citizens:brachycephalic-alpine-Turkish and secular.../Türk vatandaşları kimlerdir: brakisefal-alpin-Türk ve laik...

I have not written on my blog in a long time. In last month an interesting paper published by Dr. Sibel Ozbudun Demirer (who is a social anthropologist (Hacettepe Unv.)) about the history of Turkish Anthropology from 1850s to 1940s in the journal of Dialectical Anthropology. The author argues that (in general) anthropology (especially physical anthropology) was a strong political/nationalistic tool to create a nation rather than a scientific endeavour. The paper traces from the formation of Turkish anthropology during the late Ottoman period to the consolidation of the Turkish republican revolution and emphasizing the significant interactions between the official political agenda of the state, physical anthropology and socio-cultural anthropology.
I strongly recommend that if you want to read about the alternative perspective of  the birth of anthropology in Turkey. Sorry that rest of the post I’ll write in Turkish. 


23 Kasım 2010 tarihinde Dialectical Anthropology dergisi Dr. Sibel Ozbudun Demirer'in makalesini online olarak duyurdu.  Makalenin ilginç yanı antropoloji biliminin Osmanlının çöküşünün ardından ulus devletin kurulumu aşamasında bir retorik olarak milliyetçi ve muhafazakar bir içerik ile kullanıldığını ileri sürmesi. Ayrıca bu içerik ile biçilenen antropoloji biliminin özellikle fiziksel antropoloji bilim dalının 1900'lü yılların ortasına kadar bu politkasını sürdürdüğünü belirtmesi de hayli ilginç. Antropoloji tarihi derslerinde öğretilmeyen bir alternatif bakış açısı sunuyor araşatırmacı ve bu yaklaşım aslında bugüne kadar bize öğretilen ezberleri sarsıyor aynı zamanda. 
Araştırmanın ilginç oluşu bir yana, kuramsal ve tarihsel içerik bakımından da hayli güçlü ve bugüne kadar duymadığımız bazı bilgiler ile de şaşırtıyor. Özellikle Osmanlı döneminde evrim hakkında düşüncülerin kimi düşünürler tarafından yazılması ve özellikle doktorların antropolojiye merak sarması ile anatomi ve antropometri eksenli bir bakış açısının o dönem hakim olmas dikkat çekici. Bu arada sosyal ve politik alanda çöken Osmanlının ardından Cumhuriyet devrimi ve ulsu devletin inşaa edilmesi, bunun için gerekli bir retoriğe ihti,yaç duyulması ile birlikte daha da önem kaznan antropoloji ve sosoyoloji gerekli retoriği sağlamış görünüyor. 
Antropoloji bilimi, yapısı gereği (modern anlamda) bu retoriğe ters bir yapıya sahip olsa da o dönem politik olarak kullanılmış. Oysa Ziya Gökalp'ın önerdiği kan akrabalığına dayalı "türklük" açıklaması bugün tamamen bir saçmalıktan ibaret olsa da o günlerde özellikle "birlik" ve "milllet" bilincinin oluşmasında rol oynamış. Aynı dönemde antropoloji alanında kan grupları üzerine olan çalışmalar da sanırım sürpriz değil olsa gerek. 
Makale, Osmanlının ve Türkiye Cyumhuriyet'nin "batılılaşma" serüveninde tutun da "ulus-devletin" inşaası ve bu arada antropoloji biliminin kuurlması ile birlikte biyolojiden sosyal alanada bir etkileşimi çok anlaşılır ve temiz bir şekidle aydınlatmaktadır. 
Farklı ve alternatif bir çalışma okumak isteyenler için önerilir! Bu zevkten yoksun kalmayınız!


Anthropology as a nation-building rhetoric: the shaping
of Turkish anthropology (from 1850s to 1940s)

Sibel Ozbudun Demirer

Abstract 

Although the presence of anthropology is strongly felt during the first decades of the Turkish republican history, namely the period between 1923 and 1940, it is striking to see that the discipline was conceived more as a nation-building device than a scientific endeavour. This article traces the formation of Turkish anthropology from the late Ottoman period to the consolidation of the Republican regime, emphasizing the interesting oscillations between physical and social/ cultural anthropologies, which are alternately brought to fore according to the requirements the political agenda.

Keywords Turkish anthropology History of anthropology
Nation-building Cultural policies Turkification



DOI: 10.1007/s10624-010-9210-x

 

18 Ağustos 2010 Çarşamba

İnsan Evriminde En EskiTaş Alet Üretimi 3.39 Milyon Yıl Öncesine Tarihlendirildi!

İnsanın ilk kullandığı teknoloji taş alet teknolojisidir denilebilir. Bugün şempanzelere benzer bir biçimde ilk atalarımız çeşitli besinleri yiyebilmek kimi zaman da tehlikeli canlılardan korunabilmek  için taş, odun ve kemik aletler kullandılar. Belli bir döneme kadar bu tür aletleri olduğu gibi kullanırlar iken  bu aletleri daha fonksiyonel bir birçimde kullanabilmek için biçimlendirdiler. Böylece avlanabimlek için daha keskin, sivri ve kullanışlı aletler ürettiler. Bu teknoloji farklı coğrafik alanlarda ve farklı dönemlerde çeşitlilik gösteriyor, atalarımız kimi zaman el baltası adı verilen aletler kullanırlarken kimi zaman da camsı volkanik taşları çok detaylı bir işçilik ile biçimlendirerek jilet keskinliğinde aletler ürettiler. Günümüzde birçok pastoral grup halen taş alet kullanmaktadır.

Bugüne kadar taş alet kullanımına ait en eski kayıt 2.5-2.6 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Gona (Awash-Etiyopya) lokalitesinden keşfedilmişti. Bununla birlikte Bouri (Awash-Etiyopya) lokalitesinden 2.5 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Australopithecus garhi ile aynı seviyedeki tabakada bulunan antilop kemiklerindeki kesik izleri de taş alet kullanıldığını gösteriyordu (üstte). Ancak bu taş aletlerin Australopithecuslar mı yoksa Homo cinsinin üyeleri tarafından kullanıldığı tartışmalı idi. Zeresenay ve diğerleri daha önceden bildiğimiz Australopithecus afarensis türüne ait olan Dikika bebeğinin bulunduğu lokaliteye yakın tabakalarda üzerinde kesik izleri olan bazı antilop kemikleri keşfettiler. Bu kesik izlerinin bir taş alet tarafından yapıldığı ileri sürdüler ve buluntu veren tabakayı Argon-Argon kimyasal tarihlendirmesine göre 3.39 milyon yıl öncesine tarihlendirdiler. Buna göre en eski taş alet kullanımı 2.6 milyon yıldan 3.39 milyon yıla yaklaşık 800.000 yıl gerilemiş oluyor. Ayrıca bu döneme ait herhangi bir Homo cinsinin fosil buluntusu kayıtlarda olmadığı için büyük olasılık ile Australopithecus afarensisin taş alet kullandığı kabul ediliyor.Bununla birlikte aynı bölgede çalışan diğer grup Tim white Giday WoldeGabriel, Berhane Aswaf ve Paul Rene kesik izi taşıytan buluntuların tarihlendirilmesinin hatalı ve kesik izlerinin timsah gibi bir etçil tarafından yapılımış olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorlar.

Daha detaylı bilgi için:
Nature 466, 857-860 (12 August 2010) | doi:10.1038/nature09248

17 Mayıs 2010 Pazartesi

İNSANIN SOYAĞACI; YENİ GELİŞMELER-2

Le Gros Clark 1959 yılında "ortak kalıtılan karakterler" (primitiv karakterler) ve "bağımsız kalıtılan karakterler" (türemiş karakterler) arasındaki ayrımı yapmıştı. İnsan ve apeler arasındaki evrimsel bağlantıyı buna göre inşaa etmeye çalışıyordu. Australopithecus africanus keşfedildikten sonra insanın kökeninin Afrika'da olduğu iyice kuşku götürmez olmuştu. Bütün bunlar anlaşılsa da yeni tartışmaların odağı insanın hangi ape ya da genel olarak apeler ile evrimsel ya da atasal ilişkisi olduğunu anlamak oldu.
Le Gros Clark, modern insanın Afrikalı apeler ile paylaştığı ancak Asyalı gibon ve hylobatlar ile paylaşmadığı ortak türemiş karakteler arasındaki ayrımı net olarak yapamıyordu. Bununla birlikte, Wenner-Gren Foundation'ın 1962 yılında düzenlediği konferansta üç biyolog, modern insan, Afrikalı apeler ve Asyalı orangutan ve gibonlar hakkında yaptıkları çalışmalarını sundular. Bu çalışmalar sitogenetik, serum proteinleri, hemoglabin özelliklerini karşılaştırmasına dayanıyordu. Elbette daha sonra gerçekleştirilecek olana kromozom çalışmaları şempanzelerin gorillerden çok insana yakın olduğunu ortaya çıkaracaktı.
George Gaylord Simpson, Theodosius Dobzhansky ve Ernst Mayr bu konferansta yaptıkları sunumlarında insanın Afrikalı ape soyağacında yer aldığını söylediler. Böylece bundan sonraki paleoantropoloji çalışmaları insanın hangi kuyurksuz büyük maymun ile atasal ilişkisinin olduğu ve evrimsel olarak ayrışma zamanı ve karakterlerine yoğrunlaştı.
İnsanın Kökeni ve Kuantum Evrim,
1944 yılında G.G. Simpson fosil kayıtlarda gözlemlenebilen evrimsel süreçleri kategorize etti ve türleşme, filetik evrim ve kuantum evrim olmak üzere üç bölüme ayırdı. Buna göre türleşme, biyosferde bulunan alt taksonomik kategorilerin ortaya çıkışları ile inanılmaz biyoçeşitlilikleri ile sorumluydu. Filetik evrim, orta-seviye taksonomik kategorilerin üretimi ve paleontologların fosil keşiflerine bağlı olarak belirledikleri serilerin gradual (tedrici) ve yönelimli değişimlerinin evrimsel eğilimini belirliyordu. Üçüncü ve son olarak kuantum evrim ise uyumsal bağlamda makro değişimlere neden oluyor ve jeolojik zaman aralığında kısa denilebilecek sürelerde ortaya çıkıyordu ve böylece daha yüksek taksonimik biçimler evrimleşiyordu.
Kuantum evrim, dönemin egemen evrim algısı olan filetik evrimin gradual ve yönelimli değişim anlayışına ters düşüyordu çünkü bir uyumsal durumdan başka bir uyumsal duruma tedrici olmayan geçişi ne doğal seçilimin ekonomisine ne de organizmanın fitnes yani uyum kapasitesine uygun düşmüyordu. Bundan dolayı, Simpson bu tür bir evrim modelini filetik evrimin normalden daha hızlı oranlarda ortaya çıkan bir durumu olarak açıkladı.
Simpson, 1950 yılında Cold Spring Harbor Sempozyum'unda Kuantum evrim terimini kullanmadı, sadece bir uyumsal durumdan diğerine geçişten bahsetti. Örneğin, atların evriminde, orman içi beslenme tipi olan browser beslenmeden savan beslenme tipi grazer adaptasyona geçişi belirtti. İnsanda dik yürümenin de uyumsal bir değişim olduğu kuşku götürmezdi.
Bununla birlikte bu sempozyuma katılanlardan W.W. Howells, Simpson'un kuantum evrimi modelininin içeriğine çok yakın açıklamlar yaptı ve geleneksel (Darwinist) evrimsel değişim anlayışına yani değişimin yavaş ve yönelimli olduğuna ters olarak "evrimsle değişimde dik yürümek gibi radikal değişimlerin de ortaya çıkabileceğini" söyledi. Modern Fiziksel Antropolojinin düşünürü Sherwood Washburn, dik yürümenin Simpson'un ileri sürdüğü kuantum evrim modeli ile açıklanabileceğini vurguladı. Washburn için anahtar karakterler iliac yani kalça kemiği ve gluteus maximum kaslarının değişimiydi: "ormanın savan ile birleştiği bir habitatta yaşayan kısa kalça kemikli bir ape yer hayatına dik yürüyerek uyum sağladı" şeklinde belirtti.
Güncel olarak üç temel fosil tür ilk dik yürüme hareket biçimini göstermektedir; Sahelanthropus, Orrorin  ve Ardipithecus. Bu cinsler içerisinde sadece 4.4 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Ardipithecus ramidusa ait kalça kemikleri keşfedilmiştir ve bu cinsin dik yürüyebildiğini göstermektedir. Tim White, Ardipithecusun insan ve şempanzenin ortak atasından insan giden evrimsel çizgiye ayrılan tür olduğunu ileri sürdü ve bugüne kadar insan atasının şempanze gibi ağaçlarda brakiyasyon yaparak yaşadığını düşünmemize rağmen durumun farklı olduğunu söyledi. Buna göre bizim atamız şempanze gibi hareket etmiyordu, el ve ayaklarının bütün avuç içini kullanarak hareket ediyordu, bu şekilde tırmanıyordu ve yürüyordu. Şempanzlersadece parmakları ile kavrayarak haerket ederler, yerde ise ellerinde işaret parmaklarının dış kısmını yani setiklerine dayanarak ilerlerler. Ardipithecus, atamızın şempanze gibi olmadığını, onun gibi hareket etmediğini ve beslenmediğini gösteriyor. Yapılan izotop analizleri Ardipithecus'un daha çok C3 tip orman yaprakları yerine C4 tip denilen savan otlakalrı ile beslendiğini gösteriyor. Tüm bunlara ek olarak Ardipithecus'ta küçülmüş olan köpek dişleri bu cinsin sosyal organziasyonlarının farklılaştığı ve daha çok sosyal ilişkilere sahip olduğunu, dişi ve erkek arasındaki morfolojik büyüklük farkının azalması da iki cins arasında güç ilişkilerine değil daha çok hayatta kalabilmek için sosyal dayanışmaya yöneldiğini ve bebek bakımı-türün devamı için sadece annenin değil babanın da çocuk bakımına ortak olması ile insan giden sosyal ilişkilerin de başlamış olduğu anlaşıldı.


Devamı çok yakında :)

İNSANIN SOYAĞACI; YENİ GELİŞMELER

PNAS dergisinde Juan Luis Arsuaga (Madrid Complutense Üniversitesi) tarafından insanın evrimsel soyağacını tekrar gözden geçiren ve yeni bilgiler ile sorgulayan güzel bir makale yayınlandı. İnsan evriminde her geçen yıl yeni buluntular ile insanın soyağacı daha da karmaşıklaşıyor ve her değişimi takip etmek de bir okuyucu olarak bu kadar yoğun hayatın içerisinde gerçekten güç. Bu nedenle, bu tür makaleleri bulduğum zaman büyük bir fırsatçılıkla okuyup güncel gelişmeleri ve değişiklikleri takip etmek işime gelmiyor desem yalan olur. Aşağıda yazdıklarım, sizlerinde bu bilgilere ualaşbilmeniz için çoğunlukla bu makaleden alıntılar, çeviriler ve benim bireysel katkılarımdan oluşmaktadır.
Bu makalede Arsuaga kendi çalışmalarını yürüttüğü ve dünyaca ünlü Atapuerca (İspanya) lokalitelerinden elde edilen keşiflerin insan evrimine ve filogenetik soyağacına olan katkısı üzerinde yoğunlaşıyor. Bu lokaliteden keşfedilen buluntular özellikle Neanderthaller ve modern insanın kökeni hakkında çok ilginç gelişmelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bununla birlikte, sadece bu lokaliteden değil özellikle Afrika ve Avrasya'dan  elde edilen buluntular da insanın filogenetik soyağacında yer alan dalların çoğalmasına ve bu ağacın her geçen yıl farklılaşmasına neden oldu.
Arsuaga makalesine insan evrimi çalışmalarının özellikle Darwin ile çıkış sürecinin tarihsel arka planı ile başlıyor. Bilindiği gibi Darwin zamanında yani 1800'lü yılların ikinci yarısında sadece Neanderthal fosilleri biliniyordu. Bu nedenle Darwin sadece bir iki yerde bu Neanderthal kafatası fosili hakkında yorum yapar ve insanın tarihöncesine atfeder. Bir diğer yorumu ise Belçika'da bulunan yine neanderthal altçenesine aittir, bu altçene fosiline ait köpek dişlerinin günümüz insanının köpek dişlerinden büyük oluşu dikkatini çeker. Ayrıca arkadaşı Falconer ona Gibraltar'dan bulunan neanderthal kafatasını görmesi için getirir. Ancak Darwin, diğer bir arkadaşı olan Huxley'nin bu fosilleir hakkında yaptığı yorumların etkisinde kalır ve düşüncelerini kesin olarak belirtmez. Huxley 1863 yılında yazdığı "Evidence as to Man's Place in Nature" adlı eserinde Neanderthal kafatasının insandan bağımsız olmadığını ve insanın gradual yani tedrici evriminin bir sonucu olduğunu ileri sürmüştür.
O dönem bütün diğer araştırmacılar gibi Darwin de şempanze ve insan arasında geçiş özelliklerini taşıyan "kayıp halka'nın" peşindeydi. Bu dönemde sürüngenlerden kuşlara geçiş özelliklerini gösteren Archaeopteryx keşfedilmişti, insana geçişin kayıp halkası da bulunmalıydı.
1891 yılında Eugene Dubois Endonezya Java adasında Pithecanthropus erectus (Homo erectus) fosillerini buldu. Darwin bu fosilleri görebilseydi hipotezlerinin sağlamasını yapabilecekti. Ardından 1924 yılında Raymond Dart Taung (Australopithecus africanus) çocuğunu keşfetti ve artık insan ve şempanze arasındaki halkalar bulunmaya başlamıştı.
Darwin, Neanderthal fosillerinin Avrupa'da bulunmasına şahit olsa da insanın kökeninin Afrika'da olduğuna inanıyordu.  Darwin, "İnsanın Türeyişi" adlı kitabında, "Şempanze ve gorillerin atası olan yokolmuş ape'ler büyük olasılıkla Afrika'da olmalı, eğer insanın en yakın akrabaları olan bu iki türün (şempanze ve goril) ataları Afrika'da köken aldı ise insanın ataları da Afrika'da ortaya çıkmış olmalıdır"  der. Ancak aynı dönemde Lartet Avrupa'da neredeyse insan büyüklüğünde olan ve Geç Miyosen döneme tarihlendirilen Dryopithecus'u tanımlamıştır. Buna rağmen Darwin'in modern insanı Avrasyalı orangutan ve gibbondan ziyade Afrikalı şempanze ve goril ile işkilendirmesi ilginç. Huxley de Darwin ile aynı düşünceeri paylaşıyordu.
Neden Darwin Afrikalı apeleri Avrasyalı olan apelerden insana daha yakın akraba olduğunu ileri sürdü? Hemen üstte Darwin'in 21 Nisan 1868 yılında çizdiği filogenetik ağacı görüyorsunuz. İlginç olarak insan taksonu (dalı) ağacın merkezinde yer almıyor ve insana en yakın grup olarak şempanze ve goril değil hylobatları yerleştirmiştir. Çizime daha dikkatli bakınca bazı yerlerin üzerinin çizildiğini göreceksiniz, yinede altında ne yazdığı belli oluyor. İlk olarak Darwin gibbonalrı insana en yakın grup olarak sınıflandırmıştır, Afrikalı apeleri daha uzağa yerleştirmiştir. Ancak daha sonra Darwin bu ağaç üzeirnde tekrar düzeltme yapmış ve goril ile şempanzeyi insana en yakın dal olarak düzeltmiştir. Elbette Darwin bu sınıflandırmasını kaba analojik ve evrimsel öngürlerine göre yaptı, çünkü o dönemde insan ve Afrikalı apelerin akrabalık derecelerini bilimsel olarak doğrulayabilecek herhangi bir kanıt yoktu. 
W. Henning, Phylogenetic Systematic adlı eserini 1966 yılında yayınlamadan önce  Le Gros Clark 1959 yılında "ortak karakterlerin kalıtımı"  ve "karakterlerin bağımsız kazanımı" arasındaki ilişkileri açıklamıştı. Le Gros Clark, kuyruksuz büyük maymunlar ile birçok ilkin ortak karakterin payalışmasına rağmen, australopithecusların sahip oldukları türemiş karakterlerdne doalyı hominidler içeirisnde sınıflandırılması gerektiğini vurgulamıştı. Böylece australopithecuslar insanın pirimitv ataları olarak kabul edildi. Darwin ve Raymond Dart ise insanın atalarının Afrika'da olduğunu söyledikleri için de "doğru" öngörüyü yapmış oldular ve haklı çıktılar.

Devamı çok yakında :)

1 Mayıs 2010 Cumartesi

YAŞASIN 1 MAYIS!

TÜM DÜNYA İŞÇİLERİNİN 1 MAYISI KUTLU OLSUN.
YAŞASIN 1 MAYIS!

EVRİM KURSU, 8-9 MAYIS 2010 CUMARTESİ-PAZAR 09:30-18:30 İZMİR



8-9 Mayıs Cumartesi ve Pazar günleri İzmir'de Bilim ve Ütopya'nın düzenlediği Evrim Kursu'unda olacağım. İlgilenen arkadaşlar için programı aşağıda ekledim. Çok çeşitli ve ilginç konuşmalar var.

Evrim Kursu- İzmir Programı

8- 9 Mayıs 2010 Cumartesi- Pazar saat 09.30- 18.00
09.30- 10.30 Açılış Dersi: Bilim nedir? Bilimin yöntemi?- Prof. Dr. Semih Koray
 10.30- 10.45 Soru- Cevap
10.45- 11.00 Çay arası
 11.00- 11.30 Türkiye’de Bilim ve Toplum Orhan Bursalı
11.30- 11.45 Soru- Cevap
11.45- 12.00 Çay arası
 12.00- 12.30 Darwin, Beagle Yolculuğu ve Evrim Kuramı Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk
 12.30- 13.00 Yemek arası
13.00- 13.30 Darwin, Beagle Yolculuğu ve Evrim Kuramı Prof. Dr. Ali Nihat Bozcuk
13.30- 13.45 Soru-Cevap
13.45- 14.00 Çay arası
14.00- 14.30 Evrim’e Moleküler Kanıtlar Doç. Dr. Filiz Gürel
14.30- 14.45 Çay arası
14.45- 15.15 Evrim’e Moleküler Kanıtlar Doç. Dr. Filiz Gürel
 15.15- 15.30 Soru- Cevap 15.30- 15.45 Çay arası
15.45- 16.15 Evrimsel Psikolojiye Giriş: Temel Kavramlar, Bulgular ve Tartışmalar Dr. Hasan G. Bahçekapılı
16.15- 16.30 Çay arası
16.30- 17.00 Evrimsel Psikolojiye Giriş: Temel Kavramlar, Bulgular ve Tartışmalar Dr. Hasan G. Bahçekapılı
 17.00- 17.15 Soru- Cevap
 17.15- 17.30 Çay arası
 17.30- 18.15 Evrim ve Davranış: Davranışın Homojen ve Heterojen Yapıtaşları Doç. Dr. Hakan Çetinkaya
 18.15- 18.30 Soru- Cevap İkinci Gün
 10.30- 11.30 Evrim gerçeği Prof. Dr. Ali Demirsoy
11.30- 12.00- Soru- Cevap
 12.00- 13.00 Yemek arası
13.00- 14.00 Evrim gerçeği Prof. Dr. Ali Demirsoy
 14.00- 14.15 Soru- Cevap
14.15- 14.30 Çay arası
 14.30- 15.00 İnsanın evrimi Arş. Gör. Ferhat Kaya
 15.00- 15.15 Çay arası
 15.15- 15.45 İnsanın evrimi Arş. Gör. Ferhat Kaya
 15.45- 16.00 Soru-Cevap
16.00- 16.15 Çay arası
 16.15- 16.45 Fosil örnekleri ile evrim teorisi Arş. Gör. Ferhat Kaya
 16.45- 17.00 Çay arası
17.00- 17.30 Fosil örnekleri ile evrim teorisi Arş. Gör. Ferhat Kaya
 17.30- 17.45 Soru- Cevap
 17.45- 18.15 Katılım Belgelerinin Sunulması
Katılım şartları ve başvurular için iletişim bilgileri: Hasan Ali Kızılırmak, 05069095148, 0 232 4259050- evrimkursu@gmail.com- kizilirmakhasanali@gmail.com

Bir Paleoanthropolog Dünyanın En Etkili 100 Düşünürü Arasında; Tim White!

Merhabalar,

Time dergisi dünyanın en etkili liderleri, sanatçıları, düşünürleri ve kahramanlarını seçti. Politikacıları sevmediğim için bir kenara bırakıyorum. Gerçi başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan da en etkili liderler arasında, fakat Amerikalı cumhuriyetçilerden Sarah Palin'in de aynı listede yer alması bana "en etkili" seçiminin kriterlerinin ne kadar nitelikli ya da ne yönde olduğunu da düşündürmüyor değil. Bu nedenle ben beni ilgilendiren bölümden bahsetmek istiyorum.

Time dergisi "thinkers" yani düşünürler arasında bu sene bir antropoloğu (paleoantropoloğu) seçti. Daha önce böyle bir seçim olmamıştı. Öyle görünüyor ki Time dergisi ve bu bağlamda dünyanın neo-liberal grubu da antropoloji, insanın kökeni ve varoluşuna önem vermeye başladı. Buna Tim White ile başlaması bence doğru bir isabet oldu. Tim White ile birçok defa Afrika ve Amerika'da çalışma fırsatı elde ettim ve onu diğerlerinden farklı kılan birçok değerli özelliğinin olduğunu görmemek kaçınılmazdı. Henüz bir lisans öğrencisi iken okuduğum bir makalesi ise antropolojiye ve bilime bakış açımı değiştirmiştir. Bu makalenin başlığı ise "Bilim Kariyerizme Karşı" idi. Bununla birlikte kazı ve yüzey araştırması çalışmalarında gösterdiği başarı sayesinde yüzlerce insan atası fosili bulmuştur. Bunlardan en önemlisi 2009 yılının Kasım ayında Sicence dergisnin özel bir sayısında yayınladığı Ardipithecus ramidus yayınıdır. Bu çalışma ile insan evrimi hakkında bildiğimiz birçok şeyi değiştirmiştir.
Tim White 59 yaşında ve şu anda University of California Berkeley, Integrative Biology bölümünde çalışmaktadır. Onun çalışmaları hakkında daha detaylı bilgi edinmek istiyorsanız http://herc.berkeley.edu/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Daha fazla bilgi için

Thinkers; Tim White

29 Nisan 2010 Perşembe

Evrim Kursu, İzmir 8- 9 Mayıs 2010 Cumartesi- Pazar saat 09.30- 18.00

Merhabalar,

8-9 Mayıs 2010 Cumartesi ve Pazar günleri İzmir'de Bilim ve Ütöpya dergisinin düzenlediği "Evrim Kursu'nda"  olacağım. İlgilenen arkadaşlar için altta programı ekledim.

Daha detaylı bilgiye ve program akışına burdan ulaşılabilir. 

Görüşmek üzere.

23 Nisan 2010 Cuma

Neanderthaller ve Modern İnsan Melezleşti mi?

Son bir ay içerisinde biyolojik antropoloji alanında bazı önemli keşifler duyuruldu. Bunlar arasında en önemli iki tanesi Sibirya-Denisova Mağarası parmak kemiği buluntusundan elde edilen genetik verinin yeni bir insan türüne ait olduğu ve diğeri ise bir önceki yazımda da okuduğunuz Güney Afrika buluntusu Australopithecus sediba. Denisova Mağarası Sibirya'nın güneyinde Altay Dağları'nda yer almaktadır. Araştırmacılar bu mağaradan 2008 yılında keşfedilmiş olan parmak kemiği fosilinden bütün bir mtDNA (mitokondiriyalDNA) dizilimini elde etmişlerdir. Ancak ilginç olan, 48-30 bin yıl öncesine tarihlendirilen tabakadan elde edilen bu parmak kemğinden elde edilen mtDNA diziliminin bilinen insan türleri ile karşılaştırıldığında hepsinden farklı olmasıdır. Elbette bütün insan türlerinin mtDNA dizilimlerini bilmiyoruz, ancak modern insanların ve bazı neandertallerin mtDNA dizilimini şimdilik bilmekteyiz.  Örneğin, bir Homo erectus ya da Australopithecus africanus'un mtDNA dizilimini henüz bilme şansımız olmadı, çünkü DNA gibi genetik verinin korunduğu dokuların korunma ömrü çok uzun değil ve korunabilmesi için de özel koşullar gerekli. Konuyu dağıtmadan devam etmek gerekirse, bu parmak kemiğinden elde edilen buluntunun mtDNA dizilimi araştırmacılara göre yeni bir insan türünü işaret ediyor. Bu tür anatomik olarak Neandertaller ve modern insan ile benzer karakterler paylaşıyor ve bu karakter paylaşmının yaklaşık olarak 1 milyon yıl önce gereçkeleştiği iddia ediliyor. Bu çalışmanın bir diğer önemli sonucu ise bugüne kadar anatomik olarak modern insanın ilk Afirka'da ortaya çıktığı bilgisini şüpheli hale getirmesi. Eğer 1 milyon yıl önce Altay Dağlarında neanderthal ve modern insana benzeyen bir insan türü varolmuş ise muhtemelen modern insan Afrika dışında ortaya çıkmış olmalı.

Araştırmacılar, Denisova Mağarası (solda) buluntusunun mtDNA dizilimi 54 modern isansan, altı neanderthal ve 30 bin yıllık bir modern insan buluntusu ile karşılaştırdılar. Buna göre Denisova buluntusu hepsinden önemli derecede farklı çıktı. Örneğin neanderthal mtDNAgenomu ortalama 202 nükleotit pozisyonunda Homo sapiensten farklı iken Densiova buluntusunun genomu ortalama 385 nükleotit pozisyonunda Homo sapiensten farklılık göstermiş. Bu sonuç bizlere Denisova buluntusunun, modern insan ve neanderthal ayırşmasından çok uzun süre önce evirmsel olarak ayrıştığını göstermektedir.
Bilindiği gibi insanın evrimsel varoluşunun doğum evi olan Afrika'yı ilk terk eden insan türü Homo erectus'tur (yaklaşık 1.9 milyon yıl evvel). Arkeolojik ve genetik veriler bu ilk göçten sonra Afrika'dan Avrasya'ya iki göç daha olduğunu işaret ediyor. Bunlardan ilki yaklaşık 500 bin ve 300 bin yıllar arasında Homo heidlebergensis ya da Homo rhodosiensis; ikincisi ise yaklaşık 50 bin yıl önce anatomik olarak modern insanın göçü. Ancak bu arkaik insanlara ait genetik verilere sahip değiliz henüz. Endonezya'da yaklaşık 100 bin yıla kadar Homo erectus'un varolduğunu düşünüyoruz, belki küçük bir ihtimal bu türe ait genetik veri birgün elde edilebilir.
Tekrar toparlamak gerekirse, Denisova buluntusundan elde edilen mtDNA verileri araştırmacılara göre neanderthal ve modern insan arası özellikler taşıyor ve bu özellikler yaklaşık 1 milyon yıl önce dallanmış yani evirmsel olarak ayrışmış. Ayrıca Denisova buluntusunun keşfedildiği tabaka da 48-30 bin yıl arasına tarihlendiriliyor. Bu konu ile ilgili, Nature dergisinin raportörü Rex Dalton, 20 Nisan 2010 tarihli Nature dergisinde "Nenaderthals may have interbred with humans" başlıklı bir makale yazdı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Denisova buluntusunun neanderthal ve modern insan arası özellikler göstermesi "nenaderthaller ve modern insanın melezleştiği şüphesini" yeniden canlandırdı. Acaba neanderthal karakterlerini bizler de taşıyor muyuz. Bir paleoantropolog olarak, alışkanlık olsa gerek okulda, sokakta, toplu taşım araçlaırnda yani kalabalık mekanlarda sıklıkla insanlarının yüz ve kafalarının morfolojik özelliklerine hızlıca göz atarım. İnsanlar arası morfolojik varyasyonun ne kadar geniş olduğu sonucuna varırırım hep, kiminin kaş kemerleri son derece iri iken kiminin frontal yani ön kafa kemiği daha geriye yatık, kimi masif bir çeneye sahip iken kimi çıkıntılı bir ard kafa kemiğine sahip. Birçok özelliğin neanderthallere benzediğine hep şahit olmuşumdur. Ancak bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalar bizlere neanderthaller ile modern insan arasında melezleşme olmadığını öneriyordu. Fakat bu son çalışma yeniden bir soru işareti yarattı.
Rex Dalton 17 Nisan günü New Mexico'da gerçekleştirilen American Association of Physical Anthropology kongresine katılmış. Dalton, bu kongrede New Mexico üniversitesinden Jeffrey Long'un "Öyle görünüyor ki Nenaderthaller yok olmadılar, yaşayan her insanda biraz neanderthal kalıntısı var" dediğini rapor etmiş.
Kongre boyunca birçok araştırmacı ile görüşme şansı yakalayan Dalton, Saraj Joyce ile görüşmüş ve Joyce, Afrika, Avrupa ve Asya'dan 99 farklı popülasyondan 1983 bireyden aldıkları genetik verilerden 614 microsatellite konum, yani yaşayan insalardan bir genomun parmak izi özelliğinde bilgi verecek olan diyagnostik pozsiyonlar saptamış. Bu karkateristik bilgiler diğerleri ile karşılaştırılınca evirmsel ilkişkilerin aydınlatılmasına rol alıyorlar. Böylece eğer atasal genetik veriler elde edilebilirse insan atası türleri arasında melezleşmelerin olup olmadıklarının karşılaştırılması daha doğruya yakın bir biçimde yapılabilecek. Araştırmacılara göre eğer modern isnan ile arkaik insanlar arasında iki dönem melezleşme olmuşsa bunlar Homo neanderthalensis ve Homo heidlebergensis  süreçlerinde olmuş olmalı.
Ancak bazı araştırmacılar Denisova buluntusunun sonuçları hakkında bazı şüphelere sahip. Örneğin, kimi araştırmacılar sadece mtDNA verilerine göre yeni bir tür olduğunu düşünmenin doğru olmadığı  kanaatindeler, çünkü mtDNA sadece anneden aktarılır ve buna göre Denisova buluntusu aslında daha erken dönemlerden Homo erectus, nenaderthal, arkaik sapiens ya da henüz bilmediğimiz bir insan türüne ile melezleşme sonucu ortaya çıkmış marjinal bir mtDNA yapısına sahip modern insan ya da nenaderthalin 40 bin yıl önce Siberya'da yaşamış bir örneği olması da muhtemell. Sadece anneden aktarılan mtDNA özelliklerine göre değil, daha doğru bir sonuç için nüklear yani çekirdek DNA özellikleri ve Owen Lovejoy'un da dediği gibi mtDNA örneği alınan parmak kemiğinin morfolojik karşılaştırılmalarının da sunulması gerekiyor. Henüz parmak kemiğinin fotosu herhangi bir yerde gösterilmedi. Owen Lovejoy, Denisova mağarından bulunan parmak kemiğinin 48-30 bin yıl öncesine ait bir tabakadan keşfedildiğini ancak mtDNA yaşının Homo erectus kadar (1 milyon yıl) yaşlı olmasının da ilginç olduğunu söylüyor. Bu noktada mağara çökelinin stratigrafisi ve mtDNA yaşının doğruluğu kafa karıştırıyor. Ayrıca Denisova Mağarasının özellikle neanderthallerin kullandığı mousterian ve levallois taş alet teknolojisine ait buluntular bakımından zengin olması da bu parmak kemiğinin muhtemel bir neanderthale ait olacağını düşündürür iken sadece anneden aktarılan mtDNA dizilimi bize başka bir tür olma olasılığını fısıldıyor.
Benim genel değerlendirmeme göre, yeni bir tür varlığını spekülatif bir biriçimde iddia etmek yerine daha fazla buluntu bularak daha doğruya yakın öneriler gerçekleştirmemiz gerektiğini gösteriyor. Bakalım buluntular arttığında daha fazla ne öğreenebileceğiz? Bekleyelim ve görelim!

Daha fazla bilgi için;

  1. Krause, J. et al. Nature doi:10.1038/nature08976 (2010).

9 Nisan 2010 Cuma

Yeni Bir İnsan Atası türü, Australopithecus sediba

Australopithecus sediba



Paleoantropoloji için ilginç ve biraz da soru işaretli bir makale 9 Nisan Sicence dergisinde yayınlandı.  Bu makale daha önceden spekülatif haberler ile duyduğumuz Lee Berger (solda) ve meslektaşları tarafından yazıldı. Hatırladığınız gibi Lee Berger, Güney Afrika Witwatersrand Univeristesinde çalışıyor, bu üniversite aynı zamanda paleoantropoloji tarihinde önemli bir isim olan Raymand Dart'ın da çalışıtğı universite. National Geographic News için de çalışan Lee Berger 2008 yılında PloSOne dergisinde "Small-Bodied Humans from Palau, Micronesia" başlığı altında Endonezya yakınlarında Micronesia adasında Homo floresiensis benzeri bir türe ait fosiller keşfetmişti. Berger'in çalışması Nature dergisinin raportörü Rex Dalton tarafından eleştirildi ve "Archaeology: Bones, isles and videotape" başlığı ile Nature dergisinde yayınladı. Bu çalışmada Dalton, bilimsel bir keşfin National Geographic Society gibi koloniyal popüler magazin mantığı ile çalışan bir derginin sponsorluğunun beraberinde Berger gibi "Indiana Jones" havasında bir araştırmacı tarafından nasıl popüler magazin şovu ve bilim arasında kaldığına dikkat çekiyordu. Böylece bilimsel bir çalışmanın nerde ve nasıl yayınlandığı değil nasıl gerçekleştiridiğinin de önemi bir kaz daha ortaya çıkmış oldu. Kısaca Lee berger maalesef paleoantropoloji camiasında magazin şovu yaptığı için referansı lekeli bir isim, bu bilimin otoriteleri tarafından pek dikkate alınmıyor. Ancak bir bilim şovmeni Sicence dergisinin bugünkü sayısında Güney Afrika'dan yeni bir australopithecus türüne ait keşfini duyurdu. Bakalım keşif neymiş :),
Güney Afrika'da Malapa Mağarası'ndan bulunan bu tür insan evirminde önemli rol oynamış bir cinse ait; Australopithecus. Bu cins ilk olarak 1924 yılından Raymond Dart tarafından yine Güney Afrika'da bir mağarada keşfedildi. Ancak bulunan bu ilk fosil Australopithecus africanus olarak isimlendirildi. 1924 yılından günümüze kadar Au. africanus başta olmak üzere farklı jeolojik yaşlara ait Au. afarensis, Au. anamensis, Au. boiesi, Au. robustus, Au. bahrelghazali, Au. garhi, Au. aethiopicus, Au. rhodoisensis gibi birçok tür keşfedildi ve isimlendirildi. Şimdi bütün bunlara Berger tarafından "YENİ BİR TÜR" daha eklendi. Bu bilim ile yakından ilgilenenler "yeni tür" kavramına yabancı değillerdir. Çoğunlukla araştırmacılar buldukları keşfin yeni bir tür olmasını isterler, ancak John Hawks'a göre de bu yeni tür bir spekülasyon değil. Bu keşfin yeni bir tür olarak sunulması çok tartışma yaratmasa da Berger tarafından Homo cinsinin atası olabileceğinin vugulanması bu çalışmaya şüpheli bir gözle bakmayı gerekli kılıyor.
Buluntunu keşfedildiği tabaka 1,95-1,78 milyon yıllar arasına atfedilmiş. Bildiğiniz gibi bilinen en eski Homo cinsi olan Homo habilisi ve taksonomik olarak tartışmalı olan Homo (Au.?) rhodosiensis neredeyse 2,4 milyon yıla tarihlendiriliyor. Yani Berger'in keşfenin Homo cinsinin atası olma olasılığı kronolojik olarak şüphe yaratıyor. Hawks'ın kendi bloğunda dikkat çektiği bir nokta ise fosilin bulunduğu tabakanın ve mağaranın sedimantolojik yapısı. Bu tabakalar mağraya bir su baskını sonucu oluşmuşlar ve normal magenitk polaritelere sahipler. Bu kron aslında Olduvai  lokalitesinin subkronları ile uyumluluk gösteriyor. Bununla birlikte aynı tabakada eşlik eden faunada bulunan kılış dişli kaplan Magantereon bütün Afirka'da en son 1,5 milyon yıl önce yok oluyor, soyu tükeniyor. Bu bize Au. sediba'nın Turkana havzasından bildiğimiz KNM-ER 1470 ve Olduvai Gorge lokalitesinden bilinen OH 24 fosili ile aynı dönemde var olduğuna işaret ediyor.
Hawks bu yeni keşfin aslında Au. africanus'a ait oalbileceğini, bu türün tür içi varyasyon aralığı içerisinde yer alabileceğini öne sürüyor. Yani Au.'nun yeni bir türü olarak sunmaktansa bir Au. africanus keşfi olarak sunmak da mümkün görünüyor. Ayrıca erkek bir bireye atfedilen Au. sediba'nın erkek mi dişi mi olduğu da tartışmalı çünkü australopithecusların diğer erkek ve dişi bireylerininin seksüel boyut farklılıklarının varyasyon oranalrı içerisinde kalıyor, bu nedenle salt boyuta ve bazı temel morfolojik özelliklere bakılarak cinsiyet belirlemesi şüpheleri kaçınılmaz kılıyor.
Acaba Au. sediba bir Homo türü olabilir mi?  Au. sediba'nın (420ml) beyin hacmi Homo cinsinin üyelerine göre küçük değerlerde, ancak Homo florisensis ile karşılaştırdığımızda (420ml) aynı ölçülere ulaşıyoruz. O zaman beyin hcaminin insan evriminde türlerin diyagnostik farklılıklarını belirlerken gerçekten bir ayıraç olup olmadığını sorgulamamız gerekiyor. Elbette Homo florsiensis'ın en eski 1 milyon yıla kadar indiğini ancak Au. sediba'nın 1.95-1,78 milyon yıllar arasında tarihlendirildiğini de unutmamak lazım, kronolojik bir fark var. Ünlü paaleoantropologlardan Don Johanson bu fosilin Homo cinsinin bir üyesi olabileceğini öneriyor. Ancak Au. sediba Homo cinsinin üyelerinden farklı olarak daha protognat bir yüze sahip ve Homo cinsi gibi parabolic bir dental arka sahip değil.
Diğer bir sorun ise bu kadar türemiş özelliklere sahip ve Homo cinsine evrimsel olarak yakın olan türün taş alet kültürü hakkında bilgi verilmemesi. Bilindiği gibi Homo cinsinin ürettiği düşünülen en eski alet üretimi yaklaşık 2,6 milyon yıl öncesine tarihlendiriliyor.
Haklı olarak Hawks kendi blogunda yayını okurken farkettiği önemli bir noktayı dikkat çekiyor. Yayında fotoğrafı bulunan ancak tanımlanmayan bir distal phalanx yani parmak kemiği var. Bu parmak kemiği aslında Homo ve Australopithecus arasındaki morfolojik farklılıklarda rol oynayacak önemli bir kalıntı. Büyük parmak uçları alet üretimine adaptasyon ile ilgisi olduğu genel olarak kabul ediliyor. Fotoğraftan parmak ucunun özellikleri pek anlaşılmıyor ancak Au. benzeri dar bir yüzeye mi yoksa Homo gibi daha geniş bir yüzeye mi sahip olduğu önemli.
Diğer bir özellikl ise kol ve bacak uzunluğu oranları. Buna göre Malapa örneği Au. ve Homo arasında bir değer taşıyor gibi. Au. sediba, Homo benzeri küçük dişler, daha yüksek burun, gelişmiş kalça kemiği, uzun bacaklar gibi mdoern özelliklere sahip iken uzun kollar ve küçük beyin kapasitesi gibi ilkin özelliklere de sahip.
Homo cinsinin Güney Afirka'da mı yoksa Doğu Afrika'da mı ortaya çıktığı uzun süredir araştırmacılar arasında tartışılıyor. Güney Afrika'da çalışan araştırmacılar Au. africanus'tan türeyen bir atasal potansiyelin Homo cinsine atalık ettiğini düşünürken Doğu Afrika'da çalışanlar Au. afarensis'ten türeyen Au. garhinin Homo cinsine giden yolda olduğunu iddia ediyorlar. Yeni bulunutlar ise bizi şaşırtmaya devam ediyor. 

Daha fazla bilgi için,


    Berger, L., de Ruiter, D., Churchill, S., Schmid, P., Carlson, K., Dirks, P., & Kibii, J. (2010). Australopithecus sediba: A New Species of Homo-Like Australopith from South Africa Science, 328 (5975), 195-204 DOI: 10.1126/science.1184944
    Dirks, P., Kibii, J., Kuhn, B., Steininger, C., Churchill, S., Kramers, J., Pickering, R., Farber, D., Meriaux, A., Herries, A., King, G., & Berger, L. (2010). Geological Setting and Age of Australopithecus sediba from Southern Africa Science, 328 (5975), 205-208 DOI: 10.1126/science.1184950

15 Ocak 2010 Cuma

Neandertaller Aptal Değildi!

Merhaba,

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Sanırım kişisel blogların en önemli problemleri sürekliliği koruma zorluğu. Çünkü bir blog sahibi olmak hergün ya da sürekli gündeme gelen haberler ya da yorumları takip ederek sayfayı güncellemeyi gerekli kılıyor. Bu da neredeyse hergün yazmak demek. Bazen değişen koşullar buna izin vermeyebiliyor. Herneyse, ben tekrar yazma kararı aldım ve yeniden başlıyorum. İlk haberim ise şu anda gündemde olan Neandertaller ile ilgili.
New research suggests Neanderthals weren't stupid Pnas dergisinde yayınlanan bir makalede Neandertallerin makyaj yaptığını ve aksesuar kullandığını böylece yaklaşık 50 bin yıl önce insanların toplum içerisinde bireysel varoluşu oluşturan benlik bilincine sahip olduğunu gösteriyor. İspanya'da Murcia bölgesinde radiocarbon metodu ile 50 bin yıl öncesine tarihlendirilen Aviones ve Anton mağaralarında bulunan deniz kabuklusu kalıntıları Neandertallerin süslendiğini kanıtlıyor. İngilitere Bristol Üniversitesinden araştırmacılar, denizel kabukluların üzerinde kırmızı ve sarı boya pigmentlerini tespit ettiler. Kabukların farklı renklerde boyanmış olması 50 bin yıl önce nenadertallerin kendilerine de makyaj yaptığını düşündürüyor. Doğdaki kırmızı renk genellikle demi,r minerali olan hematitin bol bulunduğu kırmızı renkli topraklardan elde ediliyor. Hematit tozlarının daha önce Antik Mısır'da da kullanıldığı biliniyordu ancak 50 bin yıl önce kullanılmış olması hayli ilginç.
Aslında benzer materyal daha önce aynı mağarada bulunmu ancak araştırmacılar bunun tabakalardaki bir karışımdan kaynaklanacağını düşünmüşler. Ya da nendertallerin modern insanın yaşadığı bir mağaraya gelip yerleşmesinden kaynaklanmış kültürel karışımın olabileceğini düşünmüşler. Ancak Oxford Üniversitesi tarafından yapılan radiocarbon tarihlendirmesi sonucu tabakaların kesin tarihinin öğrenilmesi ve stratigrafik olarak herhangi bir karışımın olmadığıın anlaşılması, üstüne üstlük boyanmış kabukların neandertal kalıntıları ile keşfeildmesi Naeandertal insanın 50 bin yıl önce benlik bilincine sahip olduğu, toplum içerisinde bireysel farklılığını yansıttığını ve düşünülenden daha sofsitike bir kültüre sahip olduğunu işaret ediyor.

daha fazla bilgi için: http://www.physorg.com/news182439329.html